Beni ne kadar seviyosun deseler,
Bu kadar diye uzatarak
açardık kollarımızı
çocukluğumuzda.
Beni ne kadar seviyosun deseler,
Bu kadar diye uzatarak
açardık kollarımızı
çocukluğumuzda.
Tuhaflıkların en büyücekleri.
Şu sıralar sabah kahvaltılarına sarmış durumdayım. Malumumuz okulun son demlerinde olmayan derslere gitmeyince, insanın sabah güzel güzel kahvaltılar yapası geliyor. Ben de akşamdan sabaha ne yapsam diye düşünerek uyanıyorum. Mesela yumurtanın her çeşidi tercihimdir.
Bu sabah da yumurtalı ekmek kızarttım. Eminim ki şu anda çoğunuzun aklına benim de olduğu gibi kıymetli analarınız gelmiştir. Çok severdim ya ben bunu. Çocukluğumun süpersonik yemeğiydi. Böyle yumurtayla kızartma kokusu sarardı etrafı uyandığımda.. Ohh misler gibimm. Bunun için “balık ekmek” dendiğini de duydum ama itimat etmedim. Nasıl olsa benim için hep yumurtalı ekmek kızartması olarak kalacak. Ne yalan söyleyim ben de olursa çoluğuma çocuğuma sabilere yaparım bundan.
Efendim boş kalmak insana neler yaptırıyor neler.. Şu yumurta bal süt üçlüsü var ya o benim için yumurta-patates-kaşar üçlüsü şeklinde. Hayat yiyince güzelleşiyor a dostlar.
Canınız çektiyse yapıverin sabahtan. Afiyetler oluyor yanında domates salatalıklarla.
Küçüklüğümden beri merak ettiğim şeydir bazı pencerelerin arkasındaki insanlar. Bu bi sosyal bilimcinin, bi araştırmacının merakı falan değil. Kendi kendime merak ediyorum. Araştırmacı falan olsam bi şekilde girer bakardım, değil mi? Ben girdiğimde değişmesin istiyorum hiç bi şey.
İstanbul’un ara sokaklarını, Trabzon’un çömlekçisini, Rize’nin yıkık mahallelerini, Ankara’nın kale yollarındaki evlerin içlerinde olanları merak ediyorum. Dışarı çıkmış hallerini değil, tam olarak o perdenin ya da içi gözükmesin diye gazete kağıdı ile kapatılmış pencerelerin ardında ne var?
Bu fotoğraflar da o merakımın bir nevi varlığının kanıtı. Belki içindekinden bi ipucu verir diye çektim. Denedim anlamayı ama göremedim hiç ne var diye. Hemen biri atlayabilir. “Trabzon’un çömlekçi evlerinin içinde ne olacak!” Ne olursa olsun. Ben içinde ne olursa olsun merak ediyorum. Benim için ton ton bi teyzenin olmasıyla, kendini satan bi fahişenin olmasının bi farkı yok. Merak ediyorum. Öteki dediğimi görmek istiyorum. Konuşmak istiyorum.
Bi de evde çocuk var demenin yolu o pencereler. Oyuncalar dizilir, şekilli kağıtlar asılır. Arabaların dizildiği bir pencere kenarından oğlan çocuğu var deriz belki, bebeklerin dizildiği bi pencereden kız çocuklarının evciliklerini canlandırırız belki. Belki de ayda yılda bir gelen torunlarının bi daha gelmesini beklerken ton ton bi teyze dizmiştir onları. Ya da ton ton olmasa da olur. Dişleri dökülmüştür belki, kaşları çatık da olabilir, ton ton olması şart değil. Yaşlı bi teyze olması kafidir.
Merak ediyorum işte. Cesaretimi toplayıp bakmak isterim de ben bakınca onlar olmadıkları gibi olmasalar.
Evimin tek güneş aldığı vakti yazın akşam üstüleridir.
Şimdi anlatmaya başlayayım. Şöyle ki; bundan tam tamına üç yıl önce bir ağustos ayında düştük Ankara yollarına sokak sokak dolanıp kiralık daire tutmak için. Az dolandık uz dolandık. Öyle evlere girdik ki, salonunun tek duvarını kırmızıya boyamış adam. Libidomuz bize bi domuzluk yapmazsa öyle şehvetli bi evde yaşamak biraz garip geldi tabii.
Gene düştük yollara gezdik durduk. Çok değişik hikayeler öğrendik duyduk. Ev sahibinin yön özrü yüzünden evi bulmak için tam bir gün dolaştık. Yerin beş kat altlarına indik. Köstebek usulü de yaşayamazdık neticede üç kız yaşayacaktık.
Son ihtimal olarak, bi numara gördük bi bakkalın önünde arayıverdik derken geldik bu evi bulduk. Girdik evin hiç bir tarafına bakmadan pencerelerden aşağı baktık. “Bahçesi vaar.” dedi birimiz. Diğerimiz “Kiraz ağaçları da..” tatlılardan tatlıyı sıkıştırdı araya. Vesselam, kontratı imzaladık, ilk kirayı verdik, depozitoyu verdik ve kapısı tek tekmeyle kırılmaya bakan, sadece yazın akşam üstü güneş alan bu evin kiracısı olduk.
Ondan sonra üç yıl geçti ne mi oldu?
Biz hiç bahçeye inmedik. (Tek bi kez telefon düşürdük almak için inmemiz gerekti.)
Biz hiç kiraz ağaçlarından yararlanmadık. Yazları burada değildik.
Biz hiç ısınamadık. Doktorlar girdi evimize.
Diyeceğim o ki siz siz olun ev kiralarken, bahçesine manzarasına değil de pencereleri sağlam mıdır efendim, güneş alır mıdır, otobüse yakın mıdır şeklindeki küçük ayrıntıları göz ardı etmeyin.
Ondan sonra hep sağlıcakla kalın.
Boushra Almutawakel ”Kadın ve yok oluş”
İlk bakınca çok manalı, manidar, efendime söyleyeyim çok derin sanatmış gibi görünebilir. Ama değil kardeşim. DEĞİL!
Kime ne lan kimin nasıl giyineceğinden. Sadece külotlu çorap giyip üstüne etek bile giymeyen kadına kimsenin laf söyleyemeyeceği kadar bunu tercih eden kadınlara, çocuklarını böyle yetiştirmek isteyen analara da kimse laf söyleyemez. At kafası Boushra Almutawakel.
Kadın ve Yok oluş koymuş bi de adını. Her kadın sana her şeyini göstermek zorunda mı? Kadın güzeldir, estetiktir de sana mı estetik. Sana göstermek zorunda mı kendini sevgili Boushra Almutawakel. Bir kadın varlığını herkese ifşa etmek zorunda mı? İnsanların inançları, fikirleri, düşünceleri size uymak zorunda mı? Bunları giyen insanlar çok geri kafalı, çok dar kafalı da senin ufkun çok mu geniş?
Onların yaşayışları, inançları, düşünceleri sana, bana veya 3. herhangi bir tekile doğru gelmeyebilir ama onların dışındakilerin hiç birinin doğrularıyla yaşamak zorunda değil bu insanlar. Sen kitap okuyorsun diye başkası da okumak zorunda değil mesela, sen atın tanrı olduğuna inanıyorsun diye bir budistin Buda inancı seninkinden daha kıymetsiz değil, sen gece hayatını seviyorsun diye mesela evde oturmayı seven insan asosyal değil.
Böyle şeylere kızıyorum. CİDDEN ÇOK KIZIYORUM!
sevgiler.
Ukrayna - Aşk Tüneli
Eneeem ben bu tünelde kendimlen bilem aşk yaşarım yaa.
Bu eve dair güzel olan bi şey varsa,
O da akşamüstüleridir.
Çok da değil de.
Hani..
Bulutlara bi anlam yüklememek lazım.
-Çoraplarını geri vermeyeceğim sana.
+Aa neden kiii? Niye kiii? (İç ses: Ayy benim çoraplarımı saklamak istiyor.)
-Renkli renkli hoşuma gitti. Bundan sonra böyle giyeceğim.
+Allahım! Ne kadar öküzsün!
Şimdi bütün kadınlara sorarım, biz neden bu kadar romantik bakıyoruz ki olaylara?
Ya da nasıl tahammül ediyoruz bu olaylara?